MESCİD-İ DIRÂR'I YIKMAK (1)

Mehmet Büyüksoy

Mehmet Büyüksoy

*Bir de şunlar var ki, zararlı eylemler gerçekleştirmek, inkârcılıklarını pekiştirmek, müminlerin arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve resulüne savaş açmış kişi lehine fırsat kollamak üzere bir mescit yapmışlardır. "Amacımız sadece iyi bir şey yapmaktı" diye de yemin edecekler. Allah şahit, onlar kesinkes yalancıdırlar.

*Orada asla namaza durma! Daha ilk günden takvâ temeli üzerine kurulan mescit ise namaz kılman için elbette daha uygundur; burada gerçekten arınmak isteyen adamlar vardır. Allah da arınmaya çalışanları sever.

*Binasını Allah’a saygı ve O’nun hoşnutluğunu kazanma temeli üzerine kuran mı daha iyidir yoksa binasını kaymak üzere olan bir uçurumun kenarına kurarak onunla birlikte cehennem ateşine yuvarlanan mı? Allah hakkı çiğneyenleri doğru yola iletmez.

*Onların kurduğu bina, yürekleri paramparça olmadığı (yaşadıkları) sürece içlerinde bir huzursuzluk kaynağı olmaya devam edecektir. Allah her şeyi bilmekte ve hikmetle yönetmektedir.

(*)Tevbe Suresi 107-108-109-110

Bir kere şunu baştan söyleyelim, biz çağımızın Mescid-i Dırâr’ını yıkmakta çok geç kaldık. Bundan sebeptir ki hali hazırda devam eden yıkım çabaları da o nispette uzun sürüyor. Bu konuda ilkinden sonra farklı çağlarda bize örneklik teşkil edecek başka Mescid-i dırar hadiseleri oldu mu? Akıbetleri nasıl oldu? Tüm bu sorular başlı başına bir araştırma konusu. Ancak kısaca değinmemizde yayar var. Osmanlı döneminde, bu gibi ihtimallere karşı ihtiyatın elden bırakılmadığı, ileri gidenlerin gözünün yaşına bakılmadan ilk örneğine yapılan muamelenin ziyadesiyle onlara da uygulandığı yönünde kayıtlara rastlamak mümkün. Osmanlı devletini bu ihtiyatlı ve sert tutuma sevk eden saiklerin başında ihtimal ki Asrı Saadette yaşanan hadise geliyordur. Ancak göz ardı etmedikleri ibretlik bir ders de kendilerinden önce yıkılan Selçuklu Devletinin yaşadıklarıdır. Başlıca amacı Selçuklu hâkimiyetine son vermek olan Haşhaşîliler, sırlı yapıları ile İslam dünyasını başına sürekli bela olmakla kalmamış devletin zayıfladığı zamanları kollayarak her fırsatta harekete geçmişlerdir. Babaîler ve Şeyh Bedreddin isyanları gibi…

Bu girişten sonra şimdi Tevbe suresinin yukarıdaki Ayetleriyle de teyit edilmiş rivayetler ışığında mescidi dırar hadisesini hatırlamaya çalışalım.

Dırâr mescidi kısaca, Medine münafıklarının ileri gelenlerinden Ubey b. Selül’ün teyze oğlu ve akıl hocası olan Ebû Amir adında bir “fasık”ın organize ettiği oluşumdur. Cahiliye döneminde Hristiyan olup rahiplikte saygın bir mertebeye kadar yükselen Amir, İslamiyet’in yayılması ile şeytanca bir kıskançlık ve iktidar hırsı ile Müslümanların aleyhine yürütülen (Uhud’dan Huneyn gazvesine kadar) her türlü faaliyetin içinde yer almıştı. Bu çabalarının daima boşa çıktığını gören ve can korkusundan Medine’ye giremeyip orada burada adeta kaçak hayatı yaşayan Ebu Amir, daha sinsice bir plan tertipleyerek Medine’deki yandaşlarına bir bina inşa edip mescide dönüştürmelerini salık verdi. Bunun üzerine münafıklar derhal istenileni yapıp, Mücemmi b. Câriye adında, güzel Kur’an okuyan saf ve genç bir sahabeyi aldatarak imamlıkla görevlendirirler. Bu sayede din kisvesi altında yürüttükleri şeytanca faaliyetleri fark edilmeyecekti. Dahası Amir’in ajanları yolcu, dilenci gibi kisvelerle kolayca şehre girip çıkacaklardı. Kısacası burası Müminlerin aleyhine şer planlarının yapılacağı bir karargâh olacaktı. Amir, bu esnada, Rum Kayser’ine gidip Medine’den yükselmekte olan tehlike(!) konusunda telkinlerde bulunarak Arabistan’ın istilası için bir ordu kurulmasında etkin oldu.

Tüm bunlar olup biterken Tebük seferi gündeme geldi. Hazırlıklar esnasında münafıklar Allah Rasulüne, sözde diğer mescitlere (Mescidi Nebevi veya Kuba Mescidi) gidemeyenler için bir bina tesis

ettiklerini ve burada namaz kıldırmasını arzu ettiklerini söylediler. Allah Rasulü sefer hazırlıklarını gerekçe göstererek dönüşte uğrayacağını söyleyip münafıkları geçiştirdi.

Münafıkların yaptıkları sözde mescide meşruiyet kazandırma girişimleri şimdilik sonuçsuz kalmıştı. Ancak bekle gör politikası uygulayıp savaşın sonucunu beklemeye başladılar. İslam ordusunun büyük bir hezimet yaşayıp tamamen telef olacağını düşünüyorlardı. Böylece emellerine daha zahmetsizce ulaşacaklar ve baş münafık Abdullah b. Ubey’i Medineye kral yapacaklardı.

Ancak bekledikleri olmadı. Asıl oyuna gelen kendileri oldu. Allah Rasülü’nün kendisine yapılan daveti tehir etmesi hem onları oyalamış hem de sefer dönüşüne kadar şehri şerlerinden uzak tutmuştu. Ve vahiy geldi. Allah Rasulü yıkım emrini verdi. Mescid-i dırâr yakılıp yıkıldı. Sadece Medineli münafıkların değil etrafta pusuya yatan nice akbaba tıynetli güruhun hevesleri kursaklarında kaldı. Ağır bir yenilgi alıp perişan halde dağıldılar.

Peki, bizler bu hadisenin hadislerle nakledilmesiyle kalmayıp bize Kur’an ayetleri ile de aktarılması karşısında, Kur’an ayetlerinin indiği yıllarda “bunlar eskilerin masallarıdır” diyenler gibi mi bakacağız olaya. Kur’an bu ayetlerle bizi her an benzer teşebbüslere karşı uyanık olmaya ve tavır almaya davet etmiyor mu? Evet, o gün bir bina yıkıldı ancak mescidi dırar sahipleri ve onların akıl hocaları boş duracaklar mıydı? Bir müfessir değilim. Ancak yukarıda mealleri verilen söz konusu ayetlerle ilgili beyin fırtınası yaparak meseleyi günümüze taşımanın yollarını bulmaya çalışacağım.

18 Eylül 2017 Pazartesi tarihinde eklendi ve 1557 kez okundu

Yazarın son yazıları...

tümü

YORUMLAR

0 yorum yapıldı
Üye girişi yapmak için tıklayınız