Geçtiğimiz günlerde dostumuz Kenan Yılmaz’ın Hâkimiyet Gazetesi, sanayi esnafının içinde bulunduğu sıkıntılarla ilgili durum tespiti yaparak esnafın ileri gelenleri, sivil toplum örgütlerinin öncüleriyle görüşmeler de bulundu.
Yazılanları, konuşulanları titizlikle okudum. Kenan Bey’in ve Hâkimiyet gazetesinin hassasiyetine de teşekkür ediyorum.
Yozgat bizim her şeyimiz. Canımız, cananımız, havasını teneffüs ettiğimiz, soğuğuna, sıcağına, karına kışına katlandığımız, doğup büyüyüp öleceğimiz, yurdumuz, yuvamız, evimizdir.
30 yıldan beri yaptığımız ticari ilişkilerimizde hiç başka yere gitmeden paramızı son kuruşuna kadar harcadığımız ilimiz. Ammaaa… Gelin şimdi kendi kendimizi eleştirelim.
Burada maksadım kimseyi muaheze etmek değildir.
Konuşulanların, söylenenlerin, yazılanların bir kısmını sizlerle paylaşma gereği duydum.
- “Kimse Yozgatlı ustaların eline su dökemez.”
- “Müşteriyi tek seferlik görmeyin.”
- “Birliktelik sağlanmalı. Kaliteli malzeme, kaliteli işçilik. Başka şehre para aktarınca bu kent kalkınır mı?
- Yozgat’ta teknoloji de var. Veresiye Yozgat’a nakit dışarıya” gibi birtakım gerekçeler, değişik fikirler serdedildi…
Bu görüşlere kimin ne diyeceği olabilir. Her Yozgatlı gibi bende altına imzamı atarım.
Nasreddin Hoca’ya sormuşlar:
Yaza da, kışa da kızıyorsun Hoca;
“Yaza sıcak nefes alamıyoruz, kışa da soğuk donuyoruz. Sana da bir türlü yaranamıyoruz” demişler.
Hoca hemen lafı gediğine koyu vermiş:
“Bak evladım; ben ilkbahara bir şey diyor muyum?”
Yine söylemeden edemeyeceğim, manidar bulduğum bir söz vardır.
Teraziniz doğru tartıyorsa, çarşı ağasından korkmanıza gerek yoktur.
Bozuk terazinin başında kim olursa olsun, hacısı, hocası, âlimi, zalimi, sağcısı, solcusu. Fark eder mi? Başta terazi doğru tartmıyorsa, kimsenin yapacağı bir şey yoktur.
Ben daha farklı düşünüyorum.
Yozgat’ta ağaçtan adam yapan marangozu,
Demiri hamur gibi yoğuran, ona istediği şekli veren ustaları da biliyorum.
Ne cevherlerin, ne sanatkârların, ne kıymetli ustaların varlığını da biliyorum.
Bu kıymetli değerler Yozgat’ta yapamadıkları işleri başka şehirlerde döktürerek yapıyorlar.
Her ne hikmetse Yozgatlı da, sanayi esnafı da aradıklarını bir birinde bulamıyorlar. Buda haliyle sıkıntıya sebep oluyor.
Kısa bir süre önce yaşadığım bir olayı anlatmak isterim.
Yol kenarında ki bahçemde çalışıyorum. Akşam saatlerinde, kırık dökük eski Ford bir kamyon bahçenin kenarına park ediverdi. Şoför beni çağırıyordu.
- Amca bakar mısınız?
Buyurun, hoş geldiniz.
-Kamyonumun lastiği patladı.
Nasıl yardımcı olabilirim?
Nerelisin?
-Urfalıyım.
Nerden nereye buyurun çay, kahve, yemek ikram edelim. Hayır diyor. Acele ediyor. Şu ilerde ki anayolda krikom kaldı. Hanımı gönderdim gelmedi. Ne olur yardım et.
Arabama bindirdim. Doğrusu irkildim. Bu saatte kimdir, necidir? Arabama binmeden önce de hanımıma söyledim.
Meğer anayol üzerinde 500 metre ileride kamyonunun ön lastiği patlamış, trafiği tehlikeye sokmayayım diye zar zor bahçenin kenarında ki lambanın ışığında söker takarım düşüncesiyle buraya gelmiş.
Arabayla vardık lastik tamir ettiği yere. Şoförün hanımı da orada kriko levye arıyor alacakaranlıkta. Bizde aramaya başladık. Meğer kaşla göz arasında bir başka sürücü mal bulmuş mağribi gibi alıp atıvermiş arabasına. Hızla da uzaklaşmış oradan. Elimiz boş olarak arabanın yanına döndük. Kamyonun içinden 5 tane çocuk çıkıverdi. Üzerinde ev eşyası yüklü, Urfa’dan Yerköy’e pancar işçiliği ve tarla bekçiliği yapmak için ilkbaharda gelir, sonbaharda da dönerlermiş memleketlerine.
Vatandaşa o saatte nasıl yardım edebileceğimi düşündüm. Yozgat’a gideyim bu vatandaşa oradan bir lastikçi göndereyim diye yola çıktım. Geldim bir lastikçiye. İşinin çok olduğunu, gidemeyeceğini söyledi. Malzeme ver, bir de işçi ben arabamla götürüp getireyim. Yarım saat sonra bir lastikçi kalfası geliverdi yanımıza. Durumu söyledik. Topçu’da ki bir kamyonun lastiğini söküp takacak. 100 TL para istedi. Sordum burada bir lastik tamiratını kaça yaptıklarını. 30 lira olduğunu söyleyiverdi. Haydi, sana 50 verelim ayağını ayaküstüne atarak oturduğu sandalyeye kasıldı da 100 liradan bir kuruş aşağıya gitmem deyiverdi.
Bu münferit olayı niye anlatma gereği duydum?
Şunun için;
Yozgat esnafının mantığı, mantalitesi bu bir kere.. İlk baştan bu mantalitenin değişmesi gerekir. Körü yara kıstırmak değil.
Yine bir başka örnek.
Geçmiş yıllarda köyün birinde Halk Eğitim Merkezi demircilik kursu açar. Bu kursa çalışanlar 8 ay sonra sertifikalarını alırlar. İki demirci ustası yorganın simit edip babalarıyla birlikte Ankara’ya giderler. Birkaç gün sonra çalışabilecekleri bir atölyeye varırlar. Kendilerinin demir işlerinde uzman olduklarını çalışmak istediklerini söylerler.
İş, ücret konusuna gelir. Bizim ki o günün haftalığı 50 lira ise 500 lira ister.
Adam şöyle bir bakar. Bunları tepeden tırnağı bir süzer. “Sen delikanlı, adın nedir? ne iş yaparsın?”
-Adım Nail Efendim.
Yaptığım işte, şahadet parmağını kaldırarak “ben adamı testere ile önce ikiye bölerim sonrada onu oksijenle kaynatırım” der.
Patronda hem nükteci hem de adam sarrafıdır.
Evladım, “Bana adam kaynatan demirci ustası değil demir kaynatacak usta lazım. Ben sizi işe alamam” der.
İşte, Yozgat esnafının önündeki bozuk teraziden maksadım budur diyorum. Çözümü sivil toplum örgütleri öncülüğünde ilmin, bilimin ve sanatın ışığında insanlarımızı eğitip, bozuk teraziyi düzeltmeliyiz diyorum vesselam...