Son Dakika

KADER GAYRETE AŞIKTIR...

Yaşadığımız şu dönemler insan olarak herbirimizin zorlandığı zamanlardır. Her nekadar şahsım teknik bir mesleği olan birey olsam da sonuçta bizlerde hayatın her safhasında her konu ile ister istemez muhatap oluyoruz. Bazen insanın içinden bir mikrofon verilse ve dünyanın dört bir yanından sesim duyulsa dediğimiz anlarda oluyor. Tabi bu gönülden sesleniş her nekadar doğru olsada duyanların duyguları ve anladıkları da önemlidir. Buradan meşhur bir menkıbe anlatcağım; "Hz Musa yine bir gün vahiy almak için tûr dağına gittiğinde, Allah c.c. buyurur... Ey Musa kavmine söyle bu yıl mahsül vermeyeceğim ekmesinler diye emreder... Hz. Musa gelir ve kavmine emri tebliğ eder... Kavminin tamamı emre uyar lakin içlerinden bir tanesi gider tarlasını eker... Aradan biraz zaman geçince aynı kişi tarlasını tekrar eker... Biraz zaman geçince biraz gübre atar tekrar eker...Biraz daha zaman geçince  tarlanın otunu alır aktarır tekrar eker ve belirli bir zaman geçince Hz. Musa'nın yolu düşer o bölgeye... Hz Musa ekilen tarlayı görünce hayretler içinde kalır... Çünkü tarla her yıl verdiği mahsulün daha fazlasını verdiğini görür ve hayretini belirterek Yarabbi senki vaadettiği vaadini en iyi tutansın, hikmeti nedir diye boyun eğer... Bir ses gelir altı yönden ve Allah c.c seslenir Ey Musa!!! Biz ona emeğinin karşılığını verdik buyurur." Söze başlarken demiştim yaşadığımız dönem yaşanması zor ve bazen insan herkese anladığını anlatmak istiyor. Siz, Biz, O, Bu, Şu Kim olursak olalım birgün emeğinin karşılığı mutlaka gelecektir. Mutlaka kader de olan tecelli edecektir lakin şu bilinmelidir. İnsan olarak bizlerin bir takım görevleri vardır. Her birey öncelikle kendi sorumlu olduğu alanda vazifesini hakkıyla yapmalıdır. Bu görevini yaparken bir yerlere bağlılığın etkisi veya çıkarlar doğrultusunda olmamalıdır. Aksine asli olan gorevini yapması gerektiği gibi hakkıyla yapmalıdır. Bugün bizlere Türkiye Devletine sahip çıkmak, bulunduğumuz alanlarda dürüst olmakla beraber faydalı olmak, Bütün bu işleri yaparken Allah'ın kulundan istediği gibi davranmak gerekir. 2015 yılın da kaleme aldığım eseri tek bir gaye icin yazmaya başladım ve üçüncü eserime de yazmaya devam ediyorum. Eserin yazılış nedeni Ülkemizin  Milli Servetine destek olmak ve insanlarımızın can güvenliğini korumaktır. Çalışmalarıma devam ederken şunu iyi biliyorum. Er veya geç bu dünya ve bu ömür bitecek. Hesaba çekilirken kimliği ve makamından dolayı hiç kimseye müsamaha gösterilmeyecek.

TÜRKLERİN İLİM VE BİLİMDE ÜSTÜNLÜĞÜ

Sabah şafağı sökmeden şehirden 3 atlı Karakum çölünü geçerek Horasan’ın Nişabur şehrine gitmek üzere yola çıktılar. Çöl çok çetindi, Ebu Sehl El-Mesihi bitap düşüp benden buraya kadar, siz devam edin dedi ve ruhunu orada teslim etti. Çölü geçen iki kişi dağın eteğinde yol alırken, vefat eden bir kişinin defini yapılmak üzere olduğunu gördüler. İçlerinden birisi yüksek sesle ağlıyordu babam ölmedi! Bu bir İlahi mesaj olmalıydı ve yolculardan 33 yaşındaki genç yaklaştı mevtaya müsaade istedi kalabalıktan, mevtayı inceleye bilir miyim? Birkaç temas sonrası yaşıyor yaşıyor diyerek ses yankılandı kabristanda. Kalbi durup öldü sanılan kişi hayata dönmüştü. Bu olay Horasanın tüm şehirlerinde duyulmuştu.  O tarihler de vezirin oğlu da bitkisel hayattaydı. Atlı iki yolcu saraya davet edildi. İçlerinden 33 yaşındaki genç gözleri kamaştıracak güzellik ve sadelikteydi, vezirin oğluna nabız kontrolü yaparak bu kişi âşık diyerek kısa sürede teşhisi koymuştu. Bitkisel hayata nerede ve nasıl girdiğini sorarak kime âşık olduğunu da bulmuştu. Âşık olduğu kızı saraya getirtip kulaktan ses algısı ile kısa sürede hasta sağlığına kavuşmuştu. Herkes şaşkın bir şekilde 33 yaşındaki şehre gelen genci izliyordu. Şehrin en ünlü tabipleri de oradaydı ve içlerinden birisi bir adım öne çıkarak söze başladı… Gencin yüzüne baktı ve böyle bir hastalığa çareyi ancak İbn-i Sinâ bulur dedi… Genç başını öne eğdi!  İbn-i Sinâ benim dedi. Buhara da 980 yılında dünyaya gelen İbn-i Sinâ 10 yaşında hafız olmuştu,  17 yaşında Arap edebiyatının tamamını okumuş, Felsefe, Mantık, Kelam, Matematik, Fizik, Kimya, Tabiat bilgisi ve Müzikte söz sahibi olacak kıvama gelmişti. 18 yaşında bilmem ve okumam gereken hiçbir şeyin kalmadığını hissediyorum diyerek kendinden sonraki yazılacak eserleri ve buluşları incelemesine gerek kalmamıştı. Çünkü tüm pozitif bilimleri 18 yaşında tekbir noktada topladığı için kaynak hükmündedir. Dini ve pozitif ilimleri tamamen yuttuğu için her millet onu kendisine mal etmiştir. İbn-i Sinâ Esasında bir Türk dür. Buhara da ders aldığı hocası olan Natili de talebesi kendini geçtiği için şehri terk etmiştir. Harezmî şehrinde bulunduğu sıralarda Gazne’li Mahmut’un tüm tabipleri kendi sarayında bulunması için çağırınca, iki arkadaşı ile kaçarak Nişabur’a gitmiştir. Bu kaçış Buhara, Harezm, Cürcan,  Hemadan,  İsfaha gibi birçok şehirde bulunması ile 1037 yılında 57 yaşında vefatı ile son bulmuştur. Öğrencilik yıllarım da 2003 tarihin de İmam-ı Gazâli’nin İHYÂ-U ULÛMİ’D-DÎN eserinin tamamını okumuştum. Devamında da İbn-i Sinâ hayatını da okudum. İbn-i Sinâ’nın pozitif bilimleri ağır basması ve din hakkındaki bazı konuları pozitif bilimler üzerinden açıklaması nedeniyle, İmam-ı Gazâli gibi ehlisünnet âlimlerince imansız ölmüş olma ihtimali gibi hükümler verilmesine sebep olmuştur. Tabi en iyisini Allah bilir. Benim burada okuyucunun dikkatini çekmek istediğim durum farklıdır. Türk-İslam coğrafyasına bakıldığında İbn-i Sinâ ve Farabi gibi büyük bilim adamı yetiştiren bir milletiz. Ahlak, Sanat ve Bilimdeki üstünlüğümüz fetihlerde ve dünya egemenliğinde büyük rol oynamıştır. Bugün ise gelişmenin mecbur olduğu teknoloji çağında;  ne gereği var işini yap, dünyayı sen mi kurtaracaksın diyerek menfaat ve çıkarlar doğrultusun da birey tercihi yapan kaba zihinler gelişime set olmaktan başka bir vazife görmüyorlar. Sonuç olarak da aynı kişilerde içinde olmak şartıyla, her zaman başka ülkelerin zaptı ve baskısına maruz kalarak dinini dahi yaşayamayacak duruma düşüyorlar. İslam da Nas varken kıyas yapılmaz. İslam hükümleri, Dini ve Kültürel değerleri yok etmemek kaydı ile aynı zamanda Vatan hainliği de yapmamak şartıyla Ülkemizde İlimin, Sanatın ve Bilimin gelişmesine gerek birey olarak, gerek ise Millet olarak bu topraklara yapmamız gereken asli görevimizdir.   Meşhurdur İbn-i Sinâ‘nın şu sözü… Ben ‘’İlmen büyüdüm’’ ancak sığabileceğim şehir kalmadı, köle olarak fiyatım daha yüksekti, şimdi ise alıcım kalmadı.

EKONOMİDE İNŞAAT SEKTÖRÜ VE MÜHENDİSİN ÖNEMİ

Ülkemizde yaklaşık 30 milyon insana iş istihdamının sağlandığı ekonomik döngü içerisinde, inşaat sektörü yaklaşık olarak 4 milyon insana iş olanağı sağlamaktadır. Buradaki 4 milyon kişi doğrudan inşaat sektörüyle iç içe olmasa da üretici, tüketici ve 200 farklı alt kalemiyle ekonomik döngüde kayda değer bir yeri vardır. İnşaat sektörünün son yıllarda ülke ekonomisinin büyümesinde yaklaşık %10 etkisi vardır. Bu 4 milyon kişiye iş istihdamında en önemli meslek ise mühendislik çalışmalarıdır. İnşaat sektörünün beyni ise inşaat mühendisliğidir. Yapıların projelendirilmesinden ve yapı elamanlarının malzeme seçimine kadar yapıyla ilgili birçok alan da önemli bir meslek dalıdır.  Yaşadığımız coğrafyada ve dünya genelinde önemli yeri olan bu meslek dalının çok önemli görevleri de vardır. Bu görevlerin arasında kısaca mühendis nasıl olmalıdır diye bir soru sorulacak olursa… Cevap olarak Mühendiste olması gereken vasıflar; mühendis etrafına pozitif ivme katmalıdır.  Mühendis kendine güveni tam cesur insan olmalıdır. Mühendis mesleğinin sembolü olan cetvelden daha düzgün insan olmalıdır. Milli çıkarları her türlü çıkarların üzerinde tutan kişi demektir. Mühendis kendi mesleğini politik ve siyasi tartışmalardan uzak tutmalıdır. Mühendis aldığı ücretin çok üzerinde ekonomik katkı sağlayan bir bireydir. Mühendis ulusuna ve topluma daha faydalı olabilmek için sürekli kendini ve etrafını bilgiyle güncellemelidir. Mühendis kişilere bağlı kalmayan, olması gerektiği gibi davranan birey demektir. 2002 yılında Erzurum da lisanlı programlardan Sta4cad kursuna giderken, kursu düzenleyen inşaat mühendisi bir meslektaşımız vardı… Yaklaşık 50 yaşlarında olan meslektaşımız, her dersin sonunda sürekli olarak bize arkadaşlar sizden bir talebim olacak, ne iş yaparsanız yapın lütfen bozulmayın derdi…  Bu sözü söylerken gözleri dolar ağlamalı bir yüz ifadesi ile her dersin sonunda söylemeyi de unutmazdı. Mesleğinde kendini iyi yetiştirmiş bir meslektaşımızdı… Bunu yıllar sonra akademik kariyeri olmamasına rağmen mesleğine hâkimiyetinden ve bizlere öğrettiği bilgilerden anlamıştım. Kendisi 80’li yıllarda yaşadığı bir anısını anlatmıştı bizlere… o yıllarda yurtdışına gitmek istediğini ve mühendislerin ülkemizden yurt dışına gidemediğinden dolayı başvurduğu yolu… Devamında 80 ‘li yıllarda Ülkemizden bir inşaat firması yurt dışında çalışmak üzere usta ve kalfa almaktadır… Bizim hocamız o tarihlerde firmaya mühendis olduğu halde usta olarak başvuru yapar. Firma kendisini mülakata çağırır. Firma yetkilileri soru olarak da şantiyedesin kirişler bağlanıyor ve projede 5 adet 14’lük demir var lakin 14’lük demirimiz bitti, şantiyede ise 12’lik demir var ne yaparsın diye sorarlar. Bizim hocada mühendislerin hepsinin de bildiği demir donatı alanı formülünü yazar, mevcut donatıyla karşılaştırır ve 7 adet 12’lik demir kullanırım der. Tabi soruyu soranlar şaşkın şaşkın bakarlar, sen nasıl ustasın bu formülü yazıp nasıl hesap yapabilirsin diyerek şaşkınlıklarını belirterek, meraklarını gidermek içinde üzerine giderek bizim hocayı sıkıştırırlar… Tabi bizim hoca zor durumda kalır ve aslında kendisinin usta değil, mühendis olduğunu ve yurt dışına gidebilmek için böyle bir yol izlediği söyler… Sınavı yapanların cevabı ise çok ilginçtir… Değil seni mühendis, usta olarak dahi almayız dediklerinde…  Şaşkın bir  tavırla hoca, firma yetkilerine sorar…Neden??? Firma yetkilileri cevap olarak; eğer bizimle çalışacaksan projedeki demir bittiğinde işi orada bırakıp, bize gelerek demirin bittiğini, proje dışına çıkmayacağını belirtmen lazım derler… Biz kafasına göre çalışan insanlar ile çalışmıyoruz derler ve bizim hocayı usta olarak da almayarak elerler.  Öncelikle mühendisler buradan şunu bilmelidir. Yapılan mühendislik çalışmalarında tüm olanakları ve olumsuzlukları ön görerek iyi bir proje yapmalıdır. Mühendise iş istihdamı sağlayan kuruluşlar ve kurum sorumluları çalışmayı yapacak yetkinlikteki mühendise de gerekli yetkiyi vermelidir. Ancak bu durumda 4 milyon insanın çalışması gerçekte ve hakkaniyetle sonuca ulaşabilir. 2015 yılında kaleme aldığım eserimde sık sık bu konuları belirttim. Toplum olarak da sürekli basite alarak ihmal ettiğimiz mühendislik çalışmaları sonucunda bedeli ve ekonomik değeri çok büyük olumsuzluklara sebep verilmektedir. 

DOĞADAN SONRA YAPILAR

Yaşadığımız dünyada doğadan sonra, yeryüzünün çehresini en çok etkileyen olgu “yapılaşma”, olduğunu biliyor muydunuz??? Yapılaşma bulunduğu kültürün en önemli göstergelerindendir.  Toplum olarak aslında basite aldığımız yapılaşmanın sağlıklı ve tutarlı çevreler için rolü çok büyüktür. Meşhur bir söz vardır “Biz binalarımızı şekillendiririz; sonra da onlar bizi şekillendirir.”  veya toplumun ve bireylerin gelir düzeyi ile birlikte, seçiciliğini ve görgü düzeyini belirleyen yapılardır. Yapılaşma ve yapıların mimarisi bulundukları bölgenin rengidir, o dönem insanının sesidir. Asırlar sonra da olsa kendi döneminin tarihini, ekonomisini, kültürel ve sosyal düzeyini gelecekteki kuşaklara anlatan bilgi kaynağıdır yapılar. On beş yıl önce öğrencilik hayatımın ilk yıllarında Mimar Sinan’ın hayatını okurken Büyük Usta Sinan’ın Süleymaniye Camisi yapımda Osmanlının o döneme ait kültürel yapısı ve toplumun yapısını eserine yansıttığını okumuştum. Müteakibinde İstanbul’a gittiğimde ilk ziyaret yerlerimden birisi Süleymaniye Camii olmuştur. Tabi ecdat gibi bakan gözümüz ve gönlümüz olmazsa görüntü taştan ve motiften başkaca bir şey olmayacaktır.    Ülkemizde 50’li yıllarda başlayan tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişte kontrolsüz bir şekilde büyümeye başlamış, yapılaşmayı kalfa yapıları ve kaçak yapılar belirlemiştir.  Devamında ise 80’li yıllarda ortaya çıkan terör nedeniyle kırsal bölgelerden kaçış da eklenince, kentler tanınmaz hale gelircesine kimliklerini kaybetmeye başlamıştır. Son 40 yılda gözden kaçan küreselleşmenin de etkisi ve piyasadaki arz talep uyumsuzluğuyla hızla büyüyen ekonomik istekler, insanların yaşam alanlarının işgaline, yaşam alanları olan tabiatın sermaye aracı haline gelmesine yol açmıştır. Bugün için kentlerimizin görünümünü gecekondular, apartmanlar ve gökdelenler ile birlikte sonuç olarak çarpık yapılaşma belirler olmuştur. Bu, uygar bir manzara sayılamaz. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2013 yılına ilişkin Nüfus ve Konut Araştırmasına göre, Türkiye’deki hane sayısı yaklaşık 20 milyon ve nüfusun yüzde 78’i yaşlı binalarda ikamet etmektedir. Yozgat’ımızda ise iki kat ve iki kat üzeri yapılar il merkezinde yaklaşık 4700 iken, tek katlı gecekondu yapılar da yaklaşık 3600 olarak bilinmektedir. Yaşadığım hayatta mesleğe ilk adımları attığım 6 yıl Erzurum, 4 yıl Ankara, 5 yıl İstanbul ve yaklaşık 2 yıldır Yozgat’ımızda olmak üzere, toplamda 5000’nin üzerinde yüksek katlı ve çok fonksiyonlu yapıların projeleri ve uygulamaları ile mesleğimi icra ederken, aklıma her zaman Büyük Usta Sinan gelmiştir. Büyük Usta Sinan da gittiği şehirlerdeki eserlerden aldığı kültürel nitelikleri birleştirerek manevi ve anlamlı yapılaşma ruhu katarak ustalığını tamamlamıştır. Yine bunu yaparken devletini, inancını ve kültürünü yapılara yansıtmayı hiçbir zaman ihmal etmemiştir. Bulunduğum şehirlerin sokaklarında,  caddelerinde, mahalle ve semtlerinde gezerken, aynı yol üzerinde farklı farklı ekonomik değerleri olan yapıları, aynı mahallede farklı farklı cepheleri olan binaları, aynı binalarda farklı farklı kapıları veya iç dizaynı farklı bağımsız bölümleri olan yapıları görmek gözümden kaçmamıştır. Osmanlı da çok uluslu, çok milletli veya farklı kültürleri barındıran bir devlettir. Lakin bu kadar çok kozmopolit bir toplum yapısı olmasına rağmen, tüm bireylerin aynı ortamda uzun yıllar yaşamasını sağlamıştır. Yürüdüğüm sokaklarda, kendi içerisinde bu kadar değişken yapılaşması olan yerlerde… bir o kadarda değişik inançları, farklı ekonomik gelirleri, farklı insani değerleri, farklı kültürleri veya aynı gerçeği farklı yorumlayan, fikirlerin ve bakış açılarının farklı olan insanların olmasının çok büyük bir gerçek olduğunu düşünmüşümdür… Kaybedilen değerlerimize rağmen daha fazla gecikmeden mevcut değerlerimizi koruma ve yeni kentleşme modellerinin geliştirilmesi, kentlerimizin rehabilitasyonu ve yenileştirilmesinde başta kamu adamları olmak üzere topluma önemli görevler düşmektedir. Kamu, özel ve tüzel kişilerin yapılaşma kavrayışı, kültürel düzeyleri ile orantılıdır. Bu ise ancak başarılı yapılaşma zihniyetinde birleştirile bilir. Başarılı yapılaşma, ortak anlayışın veya ortak çalışmanın ürünü olmalıdır. Bu ise ilk önce kamuda üst mevkilerde olanlar ile başlar. Nasıl mı; Üst mevkilerde görevli olanlar büyük bir sorumluluk taşırlar. Nasıl ki şehirlerin geliştirilmesi ödevleri arasında ise eşdeğerinde yapılaşmanın, caddelerin ve yapıların süliyetleri de ödevleri arasında olmalıdır.    Kamunun birinci sorumluluğu toplum adına, toplum için yapılır.  Keyfilikten uzak ve kurallara uygun olması gerekir. Topluma ve özel kesime yol gösterici olmalıdır. Karar vericilerin; tarafları ve yanları olmayan, toplumun tamamına faydalı olmakla beraber… duyarlı, ahlaki ve birikimli uzman meslek adamlarından olmasını zorunlu kılan yasal düzenlemelerin ve çalışma ortamlarının ivedilikle yapılması en önemli görevlerindendir…

SAVAŞLARDAN DAHA ÇOK CAN ALAN DEPREMLERDİR

Deprem yapının altındaki zeminde değil, yerin kilometrelerce altında olduğunu biliyor muydunuz??? Yerin jeolojik yapısının en alt kısmında kalınlığı yaklaşık 3470 km olan çekirdek, üzerinde 2900 km kalınlığında manto, en üstte ise kalınlığı 33 km olan taş küre  (litosfer) vardır.  Yerin jeolojik yapısının en alt kısmında, yer kabuğu içerisindeki kırılmalar nedeniyle ani olarak meydana gelen titreşimlerin, dalgalar halinde yayılarak geçtikleri ortamları ve yeryüzünü sarsmasıyla deprem oluşur. Yer bilimcileri ve biz mühendisler yer kabuğunun yapısal olarak kendiliğinden gelişen bu doğal hareket sonucu oluşacak depremleri hiçbir zaman engellememiz mümkün değildir... Fakat burada yer bilimcilerinin yerin bu hareketi sonucu, yüzeyde oluşacak şiddetlerini,  tekrarlı hareketlerini ve hangi bölgelerde olacağını tahmin ederek mühendislere sayısal veriler verirler. Biz mühendislerde bu olası sayısal değerler ile yüzeye çıkan deprem enerjisi sonucu ortaya çıkacak kuvvetlerden, yapılarımızın nasıl etkilendiğini, yapıyla birlikte oturduğu zeminin deprem nedeniyle etkileşimini, yapının bu davranışlarına göre de taşıyıcı elamanların malzeme ve kesitlerin seçimini yaparak, yapıların depremlerde daha güvenli çalışmasını sağlarız. Depremi Ülkemizde değerlendirecek olur isek; Ülkemiz dünyanın en etkin deprem kuşaklarından biri olan alp-himalaya üzerindedir. Deprem haritalarına göre yurdumuzun %92’sinin deprem bölgesinde olduğu, nüfusumuzun da %95’inin deprem tehlikesi altıdadır. Yaklaşık olarak son yüz yılda depremlerde ülkemizde 58 202 kişi hayatını kaybetmiş, 122 096 kişi yaralanmış ve 411 465 bina yıkılmıştır. Deprem riskinin olma olasılığı ve toplum üzerindeki oluşturacağı etkileri sayısal değerler üzerinden bakacak olur isek ülkemizde yaşanan son yüz yıldaki 12 büyük depremi inceleyelim; 1939 Elazığ Depremi 32 968 kişi -1940 Yozgat Peyik Depremi 300 kişi -1942 Tokat Depremi 3 000 kişi - 1943 Samsun Depremi 4 000 kişi - 1944 Bolu Depremi 3 959 kişi - 1966 Muş Depremi 2 369 kişi - 1971 Bingöl Depremi 878 kişi - 1975 Diyarbakır Depremi 2 385 kişi -1976 Van Depremi 3 840 kişi - 1983 Erzurum Depremi 1 155 kişi - 1999 Marmara Depremi 17 480  kişi -2011 Van Depremi 644 kişi yaşamını yitirmiştir. Depremlerin etkisine bakıldığında savaşlarda dahi bu kadar can kaybı ve mal kaybı yaşanmıyor. Savaşlar bir ülkede, yüz yılda bir defa veya birkaç defa olmasına rağmen, Depremlerin ise yüz yılda birçok defa olma olasılığının daha yüksek olduğunu anlamak mümkündür. Doğal afet olarak değerlendirdiğimiz depremlerde, sadece mühendislere değil toplumun her kesimine ve tüm bireylere görevler düşmektedir. Depremlerin olmasıyla ortaya çıkan can kayıplarının fazlalığı ve ülke milli servetine zararının nedenlerini analiz edecek olur isek; Bazen ekonomik kaygılar, bazen yönetimsel etkiler, bazen kalite ve tecrübe olarak değerlendire biliriz. Bizler toplumun hangi kesiminde ve nerede olursak olalım, kalite ile birlikte fizibilitesi iyi yapılmayan değerlendirmeler sonucunda, yapılacak işleri de ehline vermediğimiz zaman, ortaya çıkacak olumsuzlukların tekrarlanma olasılığı her zaman söz konusudur… Esasında cebimize kalıyor kalıyor diyerek yaptığımız ekonomik analizleri vicdan boyutunda bakıldığında, bizden sonraki nesillerin dahi, bu ekonomik ve çıkar kaygılarından etkilendiğini anlamak mümkündür. Tüm meslektaşlarıma ve tüm topluma buradan sesleniyorum…Okuyucularımız buradan şunu düşünebilirler, neden tüm toplum!!! Bizler depremlerden tüm yapıların etkilendiğini biliyoruz. Burada malzemeleri üretecek üreticiden, tüketiciden, yer seçimi yapan bağımsız bölüm sahibi gayrimenkulcüden, tasarım ofislerinden ve bu kurumları yöneten son sözü söyleyen idarecilerden, toplumun her kesimindeki bireylerin şehirlerin geliştirilmesinde ve yapıların dizaynında az veya çok geneli de söz sahibi olduğunu biraz düşündünüz mü anlamak mümkündür. Daha güvenli yapılar tasarlanması için, can ve mal güvenliği için, doktorlar bir cana mühendisler bin cana olumlu veya olumsuz sebep olurlar. Biz mühendisler ve mühendislik meslek çalışmalarına muhatap olan bireyler olarak, üzerimize düşen görevi vicdan boyutunda da değerlendirmeyi unutmamalıyız. Depremlerden sonra can kayıpları yaşanmaması için ve daha güvenli yapılar tasarlamak için daha neler yapa biliriz diye değerlendirmeler yapabiliriz…