Son Dakika

YOZGATLI ADAY!

7 Nisan'da açıklanan listelere bakıldığında, adaylardan biri hariç diğerlerinin doğum yeri "Yozgat". 

KİŞİSEL ÖN SEÇİM

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İl eski Başkanı sayın Onur Kaytan, İl Başkanlığı görevinden milletvekili aday adaylığı için istifa etmiş, bu istifasını ve aday adaylığı girişimini de sade bir basın açıklaması ile kamuoyuna duyurmuştu. 

Basın toplantısının ardından kendisinden bir daha ses çıkmadı. "Sosyal medya hesaplarını her saat kontrol etmemize, denk geldiğimiz her yerde çalışma yapıp yapmadığını sormamıza rağmen" kendisinden bir şey duyamadık. 

Aktif olmasam da, yaklaşık 15 yıldır partili biri olarak, sayın Kaytan'ın bu durumu açıkçası beni tedirgin etmişti. Daha o günlerde iktidar partisi AK Parti'nin aday adayları 5 dakika bile yerinde durmazken (bu noktaya tekrar döneceğim) sayın Kaytan'ın sade bir basın açıklamasının ardından hiç bir çalışma yapmaması ve adaylığı adeta "garantiymiş" gibi davranmasına bir anlam verememiştim.

Sayın Kaytan'a adaylığının kesin olacağı, listeye ilk sıradan gireceği konusunda söz verilmiş olsa bile, bu tür sözlere güvenilmeyeceğini, benden daha iyi bildiği konusunda hiç bir şüphem de yoktu.

- Sayın Kaytan'ın il başkanlığı döneminde hem CHP, hem il örgütü, hem de ilçe örgütleri yararına çalışmaları muhakkak olmuştur. Kendisinden önceki il başkanı sayın Ali Keven gibi maddi manevi tüm imkanlarını seferber etmiş, yeri geldiğinde partide içilen çayın-şekerin giderini, ilan reklam giderlerini cebinden ödemiştir. Bunu inkar etmek Yozgat tabiriyle ekmeksizlik olur. Ama il başkanlığı ile milletvekili aday adaylığı birbirine karıştırılamayacak kadar farklı konulardır. -

Süreç içerisinde sayın Hasan Aslan Nurdoğdu, CHP'den ikinci aday adayı olarak karşımıza çıktı. Sayın Nurdoğdu, sayın Kaytan'dan daha sade ve kısa bir basın toplantısı ile aday adaylığını kamuoyuna açıkladı. Ardından kısa bir süre sonra gazetemize gerçekleştirdiği ziyaretinde üstüne basa basa; "Genel Başkanımız sayın Kılıçdaroğlu'nun ön seçim sözü üzerine, bir süre önce küstüğüm partime 2013 yılında geri döndüm, ardından çalışmalarıma başladım ve milletvekili aday adayı oldum. Bu süreden beri çalışmalarım devam ediyor. Gübre üreticisiyim, çiftçi dostuyum, tarım konusunda tecrübe sahibiyim. Kişisel çalışmalarım sayesinde çiftçilerimiz önceden 15 ton ürün aldığı tarlasından şimdi 17-18 ton ürün alıyor. Yozgat genelinde bulunan köylerin büyük bir kısmını, bazı bölgelerde bulunan köylerimizi de ikişer defa ziyaret ettim" diyordu.

Sayın Nurdoğdu'nun adaylığını açıklamasının ardından, sayın Kaytan'ın bu Cumartesi günü gerçekleştirilmesi planlanan ön seçimin iptali için genel merkez ile diyaloga girdiği, bu yönde çalışmalar yaptığı duyumlarını aldım. Bu duyumları Sayın Nurdoğdu da almış olacak ki, galiba iki gün sonraydı, CHP Genel Başkanı sayın Kemal Kılıçdaroğlu'na gönderdiği mektubu, sosyal medya hesabı üzerinden açık olarak paylaştı. 

Mektubundan yazacağım şu cümleler, mektup içeriğini ifade etmeye yetecektir; "Sayın Genel Başkanım, Parti Meclisi'nin almış olduğu kararda "Yozgat' ta önseçim yapılacaktır" söylemi üzerine aday adayı başvurumu yaptım. Önseçim yaparsanız aday adayı olurum, yoksa adaylığımı çekerim. Beni merkez atamasıyla atasanız bile ben kabul etmem. Yozgat'ta CHP'nin bir milletvekili çıkarması çok zor, ancak imkansız değil. Bunun tek şartı önseçimdir. Seçim Kanunu'nun 46. Maddesi'nde 2 veya 3 kişide olsa önseçim yapılabilir demektedir."

Sayın Nurdoğdu'nun, CHP Genel Merkezi'ne adeta rest çektiği bu mektubu kamuoyu ile paylaşmasından bir gün sonra da sayın Kaytan, kendi ofisinde düzenlediği basın toplantısı ile adaylıktan çekildiğini ve partisinden istifa ettiğini açıkladı. 
Yani her iki aday adayı da kendi kişisel ön seçimini yapmış oldu. 

*    *    *
Ve dün... 
Süreç içerisinde, "CHP ayağına kurşun mu sıkıyor?", "CHP ayağına kurşun sıktı" başlıkları altında yerel basında yer alan haberlerin ardından zaman zaman bilgisayar karşısına geçip, yarıya kadar yazıp sonra sildiğim bu yazının artık tamamlanması gerektiğini düşündüren olay gerçekleşti. 

Yerel gazetelerimizden birisinde, değer verdiğim bir kardeşim, sayın Kaytan'ın istifasının CHP Genel Merkezi tarafından kabul edilmesi haberini "CHP 'Onur'u bıraktı" başlığı ile manşetinden verdi. 

Yapılmaya çalışılan kelime oyununa rağmen her iki anlamda da "balon" bir başlık. Yani içi bomboş.

Başlıkta tırnak içerisinde yazılan 'Onur' kelimesi ile sayın Onur Kaytan kastedilmeye çalışılıyorsa eğer, doğrudur. CHP Genel Merkezi sayın Kaytan'ı bırakmıştır. 

Ama ne zaman?
Dün ya da önceki gün değil. 

Sayın Kaytan'ın isminin çizilme süreci, 2 Şubat 2015 günü yani 24. Dönem İzmir 2. Bölge Milletvekili sayın Mustafa Balbay'ın Yozgat'a geldiği gün başladı. 

Çünkü, bir siyasi partinin "genel başkanı", milletvekili aday listesinde yer alabilmek için ön seçime girmeyi kabul ederken, aynı partinin aday adayının ön seçimden kaçma gibi bir lüksü olamaz. 

Sayın Kaytan, ön seçim kararının değiştirilmeyeceğinden emin olduktan, genel merkez ile ipleri tamamını kopardıktan, isminin üzerini çizdirdikten sonra istifasını açıkladı. Yani sayın Kaytan istifasını açıklarken CHP Genel Merkezi sayın Kaytan'ı çoktan bırakmıştı.

Ancak istifa açıklamasında kullandığı "CHP iktidar olmamak için direniyor" gibi  bazı ifadeleri de kamuoyunda ve parti içerisinde üzüntü ile karşılanmıştır.

*    *    *

Başlıkta tırnak içerisinde yazılan 'Onur' kelimesi eğer cümle öğesi olarak kullanılmışsa; bu çok büyük bir hata ve gaflet göstergesidir. 

CHP'nin 'Onur'u Mustafa Kemal Atatürk'den gelmektedir. Yani sayın Kaytan da istifa etse, sayın Nurdoğdu da istifa etse, hatta ülke genelindeki tüm CHP milletvekili aday adayları "ön seçim yapılıyor veya yapılmıyor" gerekçesiyle toptan istifa etse bile, Cumhuriyet Halk Partisi'nin 'Onur'una zerre kadar zarar gelmez.

Bunu düşünmek hatadan, manşetten yazmak ise cahiliyetten kaynaklanır.

Çünkü ön seçim, Cumhuriyet Halk Partisi içerisindeki demokrasi olduğunun göstergesidir. Halkın yapacağı tercihe saygı göstermek demektir. Diğer partilere de örnek olması gereken bir çalışmadır. 

4 yıl  başkanlık koltuğunda oturacaksın, milletvekili aday adayı olacaksın ama çalışma yapmayacaksın, gündemi takip etmeyeceksin - değerlendirmeyeceksin, gerekli zamanlarda sesini yükseltmeyeceksin, memlekette esen en ufak rüzgarda açıklama yapan aynı partinin ilçe başkanlarının yanında sessiz kalacaksın sonra da sırf Yozgat'ta ön seçim iptal edilmedi diye "CHP iktidar olmamak için direniyor" diyerek "golü attım" edalarıyla istifa edeceksin. 

Orada dur arkadaş!

Bugün gelinen noktada sayın Kaytan'ın, Cumhuriyet Halk Partisi için bir kayıp olmadığına inanıyorum. 

Kendisine karşı kişisel bir kinim veya alıp veremediğim yoktur. Allah yolunu da, bahtını da açık eylesin. 

Buraya kadar yazdıklarımla haklı olarak, birilerini kırmış olabilirim. Ama o başlık atılırken, birilerinin sessiz kalmayacağı, tepki göstereceği hesaba katılmalıydı. 

Asıl tepki vermesi gerekenlerin şu ana kadar sessiz kalması da ayrı tartışılacak bir konudur.

Yukarıda tekrar döneceğimi belirttiğim noktaya gelince;
AK Parti milletvekili aday adaylarının çalışmalarını takdir ile karşılıyorum. Süreç başından bu yana il temayülü, kamuoyu yoklaması, genel merkez mülakatları, STK temayülü gibi aşamalar geride kalmış olmasına rağmen, 'başından beri göz önünde olan aday adayları' genel olarak ilk günkü şevk ile çalışıyorlar. Heyecanları gözlerinden okunuyor. "Milletvekili adayı olamayabiliriz ama partimize kazandıracağımız bir oy bile bizim için büyük kazançtır" düşüncesiyle hareket ediyor, ilk günkü enerjilerinden bir şey kaybetmediklerini gösteriyorlar. 

DİPNOT;
AK Parti'de ön seçim olmamasına rağmen, Yozgat milletvekilliği için 45 aday adayı uyum, birlik ve ahenk içerisinde yarışırken, Cumhuriyet Halk Partisi'nde ön seçim olduğu halde böyle olaylara tanık olmak gerçekten üzücü bir durum. 

4-0

Malum tarih her geçen gün biraz daha yaklaşıyor. Herhangi bir değişiklik olmazsa 7 Haziran akşamı sandıklar açılacak.
Ancak bundan önce son 5 yıllık dönemin bir muhasebesini yapmak gerekiyor. Bu süre içerisinde vekillerimiz ne yapmış, karnelerinde ne var, Yozgat ne hale gelmiş, önce ona bakmalı. 
Bu süre içerisinde şehirli, şehri kırsaldakine bırakmış, nüfus 465 bin'lerden, 432 bin'lere düşmüş, sanayileşme adına bir çivi çakılmamış, sosyal medya mecralarının, mizah sitelerinin, mizah dergilerinin bir numaralı “Şamar Oğlanı” olmuş Yozgat.
Yozgat sahipsizlikte, ilgisizlikte, hizmetsizlikte, vurdumduymazlıkta, bananecilikte, ben yaptım olduculukta "Marka Şehir" olmuş.
Nüfus erozyonunda  "Marka Şehir" olmuş Yozgat. Her sene en az 10 bin kişinin, iş, ekmek, aş için terk ettiği, bir o kadar kişinin de göç umudunu bir sonraki seneye ertelediği bir şehir olmuş.
Sözü verilen bir çok temel atılmamış, atılan temeller unutulmuş, küçük göletlere dönmüş, velhasıl kandiline yağ damlamamış, vekilleri tarafından unutulmuş bir şehir olmuş Yozgat.
Hızlı tren, hava limanı, kentsel dönüşüm, bölge hastanesi, askeri birlik, savunma sanayii yatırımları vaatleriyle kandırılmış, oyalanmış, dalga geçilmiş bir şehir olmuş Yozgat.
Yani AKP, 2011 seçimlerinde Yozgat'tan 3-0 galip ayrılmış.
Yozgat'tan çıkan her AKP milletvekili, Yozgat'a atılan bir gol olmuş.
Tablo bu haldeyken, bugün AKP'de bir tane milletvekili aday adayı bile henüz ortada yokken, birileri çıkıp her yerde 4-0 türküsü söylüyor. 
Yani Yozgat'a 4 atacağız diyor.
Hiç kimse 8 Haziran sabahı bambaşka bir Yozgat beklemesin. Ölmezsek, 7 Haziran sabahı nasıl bir Yozgat'ta uyandıysak, 8 Haziran sabahı da aynı Yozgat'ta uyanacağız.  
Önemli olan nasıl uyanacağımız.
4-0 mağlup mu?
3-1 mağlup mu?
2-2 berabere mi?
1-3 galip mi?
0-4 galip mi?
Cuma günü Yozgat Milletvekili Sayın Yusuf Başer, Yozgat Esnaf Odaları Birliği Başkanı Latif Altın'ı ziyaret etmiş. Haberi takip eden ulusal ajans da, yaşanan diyalogları kelimesi kelimesine servis etti.
Ziyaret boyunca ne konuşmuşlar? 
Yozgat'ın ekonomik durumunu mu? 
Yoksa esnafın durumunu mu? 
Geçen sene kaç esnafın kapısına kilit vurduğunu mu? 
Bu sene kaç esnafın borç batağında boğulacağını mı? 
Hayır. 
"Yozgat geçmiş iktidarlar döneminde aldığı hizmetin daha fazlasını AK Parti iktidarı ile almıştır" diyen ve fazla detaya gir(e)meyen Sayın Başer, konuşması boyunca partisinin icraatlarından, Cumhurbaşkanı'ndan, Başbakan'dan bahsetmiş, övgüler, methiyeler dizmiş. 
Sonrası? Sonrası aynen şöyle;
"Biz Yozgat'ı bir cazibe haline getirmek istiyoruz. Tarım ve hayvancılığın geliştiği bunun yanında üniversitenin büyüdüğü bir Yozgat istiyoruz. Hastanemiz devam ediyor, tıp fakültemiz devam ediyor. AK Parti olarak Yozgat insanına hizmetkarlığa devam edeceğiz, amacımız hizmet etmek, eser üretmek.” 
Yani, aynı nakarat, aynı terane.
Sayın Başer, keşke biraz daha detaya girse, Yozgat'ın AKP döneminde hangi hizmetleri aldığından bahsetseydi, bu hizmetleri bilme ve görme imkanı bulurduk.
Sayın Başer bir cümle daha kurmuş ki sanırsınız siyasete, kendisi Yozgat Baro Başkanlığı'ndan, mevcut il başkanı da Eczacılar Odası Başkanlığı'ndan balıklama dalmamışlar.
Demiş ki, "STK'ların daha güçlü ve olması aktif olması, siyaseti bırakması, Yozgat'ın geleceği noktasında kafa yorması gerekir" 
Soruyorum;
Yozgat'ın geleceği noktasında kafa yorması, çalışması gereken STK'lar mıdır, yoksa milletvekilleri midir?  

PTT’DE “YURTDIŞINA FAKS YASAK”

      Dün, Almanya’ya acil bir faks çekmem gerekti. E-mail falan olmaz mı dediysek de, konsolosluk yok illa faks olacak dedi.
      Her neyse PTT’ye gittim, ilgili bankodaki görevliye faks çektireceğimi söyledim, “Tabi biraz bekleyin, şöyle oturun” dedi. PTT galiba tadilatta idi çünkü, işaret ettiği bankların üzeri tamamen alüminyum doğrama, ıvır zıvır ile dolu olduğu halde oturmamı işaret etti ama ben ayakta beklemeyi tercih ettim.
      Görevli benden önce gelmiş bir bayanın faksını çekmeye çalışıyordu. Ancak verdiği mücadeleden faksı başka bir galaksiye çekmeye çalıştığı anlaşılıyordu. Çünkü faks makinesini didine didine bulunduğu masadan 30 santim yukarıya kaldırıp altına bakmasını gerektirebilecek tek sebep bana göre buydu. Bayan ne zaman geldi bilmiyorum ama görevli, faks çekmeyi ben geldikten sonra 15 dakikada tamamladı. Dedim, Almanya’ya akşamı bulur heralde.
      Her neyse fakslanacak sayfayı ve faks numarasını uzattım. Görevli büyük bir beceri ile fakslanacak sayfayı makineye yerleştirdi.  Numaranın yazdığı kağıda bakınca da numaranın Türkiye içi bir numara olmadığını hemen anladı. O anda anladım ki karşımda zehir gibi bir memur vardı ve az önceki bayanın faksını başka galaksiye çekiyor diye düşünerek günahını almıştım. Olsa olsa öbür dünyaya çekiyor olabilirdi. Çünkü bana “Bu numara Türk numarası değil, nerenin numarası” diye sordu. Almanya olduğunu söyledim. O anda bombayı patlattı. “Yurtdışına faks çekmemiz yasak” demesiyle bilmem kaç yıllık PTT binası başıma yıkıldı. Emin olmak için bir kaç defa daha sorduysam da aynı cevap ile yetinmek zorunda kaldım. Görevli, yasağın nedenini sorduğumda bilmediğini sadece yasak olduğunu bildiğini, istersem şef’ten gerekli bilgiyi alabileceğimi söyledi.
      Bir süre sonra kendime geldiğimde, acaba atladığım bir nokta mı oldu deyip, o ana kadar yaşadıklarımı adım adım gözden geçirdim ve şef aramaya başladım. Şef olarak bildiğim bir abinin bankosunun önünde durdum ve göz temasının ardından  “Şefim” dedim. Daha ağızımı açmama fırsat vermeden, göz ucu ile başka bir bankoyu işaret etti.
      İşaret edilen bankoya gittim ve aynı kelime ile konuya girdim. Böyle böyle, “Almanya’ya çok acil bir faks çekmem gerekiyor. Ancak ilgili görevli yurtdışına faks çekmenin yasak olduğunu söylüyor ve sebebi konusunda açıklama bir yapamıyor” dedim.
      Şef bayan beni dinledi. Nihayet anlaşabileceğim biri diye sevinirken gözlüğünün üzerinden şöyle bir baktı ve başını iki yana sallayarak “Yurtdışına faks çekmek yasak” dedi. Eğer faksı yarım saat içerisinde çekemezsem bir anlamının kalmayacağını ve Almanya’ya dönecek bir ailenin burada birkaç gün, belki bir hafta boyunca mağdur duruma düşeceğini belirttimse de dinletemedim. Yurtdışına faks çekmenin kesin suretle yasak olduğunu, dilersem özel bir yerden fakslayabileceğimi söyledi.
      Yani, 4 kişilik bir aile izin dönüşünde pasaport sorununu çözememiş, konsoloslukta işini halledememiş, günlerce havalimanında rezil olmuş, bir daha izine gelmeye tövbe etmiş Şef’in hiç umrunda değil.

*   *   *
      Bir kaç kırtasiye dolaştıktan sonra faks işimi 3 liraya hallettim.
      Velhasıl...
      Yaklaşık 10 yıldır yurtdışı ile sürekli bağlantıda olduğum halde, Çin’den, Malezya’dan, ABD’den, Kanada’dan, İngiltere’den bir tık ile satın aldığım ürünlerin (bazıları Türkiye’ye kadar sorunsuz gelip, gümrükten geçtikten sonra kaybolsa da), bakkaldan almışım gibi kapıma kadar ulaştığı halde dün, iki satırlık Almanca bir metni Almanya’ya fakslamama PTT izin vermedi.
      Nedeni?
      Nedeni ve mantıklı bir açıklaması yok.
      Sadece birisi “yasak” dediği için. Hem de neden, ne amaçla, kimin için konduğu bile belli olmayan, PTT gibi koskoca bir kurumun şefinin bile izah edemediği bir yasak yüzünden.
      Gazeteye geldiğimde internetten araştırdım ve gördüm kü, başka hiç bir PTT şubesinde rastlanmamış bir uygulama ile karşı karşıya kalmışım.

BİZİM VEKİLLERİ GÖREN VAR MI?

    Mesleğe, yeni başladığım sıralarda milletvekilleri ile ilgili haberler yazarken, adaylık süreçleri boyunca kendilerinden X parti X şehir Milletvekili Adayı diye bahseder, seçildikleri takdirde de “X Parti” ibaresini yazmaz, X şehir Milletvekili bilmem kim diye yazardık.

    Yani vekilimiz seçildiği zaman, hangi partiden seçildiğinin bir önemi kalmaz, seçildiği şehrin vekili olur, bizi de vekil olması ve seçildiği şehir için yapacağı hizmetler ilgilendirirdi.

    Bugün bu üslubun büyük bir değişim geçirdiğini görüyoruz. Vekillerin isimleri, parti isimlerinin gölgesinden okunmuyor bazen. Hatta durumu abartıp vekil olsun, başkan olsun haberi yazılan şahsiyetin, partisi ile birlikte, o zamana kadar yaptığı tüm işlerin isminin önüne yazılmaya çalışıldığı haberler okuyoruz gazetelerde.

    Sonuç itibariyle başkan veya vekil, farketmiyor; mevzu bahis, o zamana kadar ne yaptığı değil, vekil veya başkan olduktan sonra ne yapacağıdır.
   
    Beni ve okuyucumu ilgilendiren de bu noktadır.

   Yoksa vekil olduktan, başkan olduktan sonra seçildiği şehre hizmet gelmesine önayak olmak gibi asli bir görevi unutacak bir isim, o makama gelmeden önce doktor imiş, avukat imiş kıymeti yok. 
 


    Ve dün...

    Boğazlıyan ve çevresinde dolu yağışlarından zarar gören tarım alanlarında zararın boyutunu yerinde görmek ve çiftçinin halini hatırını sormak üzere Burdur Milletvekili Ramazan Kerim Özkan ve Bartın Milletvekili Muhammed Rıza Yalçınkaya Yozgat’a geldi.

    Partilerini söylemem, ancak ısrar edecekler için söyleyeyim hükümet partisinden değiller. 
 

    Burdur nere? Bartın nere? Yozgat nere?

    Yanılmıyorsam bizim de vekillerimiz var idi. Hemen şuracıkta Ankara’da, hem de dört tane.

    Sayın Bekir Bozdağ Adalet Bakanı oldu. İşi başından aşkın desek, geriye kalıyor üç vekil.

    Sayın Sadir Durmaz geçtiğimiz hafta afetin ardından geldi. Zarara uğrayan çiftçilerle, ziraat odası başkanlarıyla görüştü. Ankara’ya dönünce de, dolu afetine uğrayarak ürünlerini kaybeden çiftçiler için bir çalışma yapılıp yapılmadığına dair Tarım Gıda ve Hayvancılık Bakanı Sayın Mehdi Eker’in yanıtlaması için TBMM Başkanlığı’na soru önergesi verdi. 
 
    Geriye kaldı iki vekilimiz, Sayın Yusuf Başer ve Sayın Ertuğrul Soysal.

    10 gündür kendilerini Yozgat’ta gören biri varsa beri gelsin.

ÜÇ BİLİNMEYENLİ DENKLEM

    Dün Eymir’de, 30 Mart 2014 tarihinde yapılan Mahalli İdareler Seçimleri, YSK’nın iptal etmesi üzerine yeniden yapıldı. Hayırlı uğurlu olsun.
   Ancak mevzu bahis, bir önceki gün yani Cumartesi günü Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı sayın Melih Gökçek’in Eymir’e gelmesi ve eğer seçimleri AK Parti kazanırsa, kasabaya hizmet yağdıracağı sözünü vermesi.
“Bunda ne var?” diyenleri duyar gibiyim.
    Mesaim dolayısıyla mitingi izleme fırsatım olmadı. Ajansların servis ettiği kadarıyla olaya hakim olabildim ancak. AK Parti Eymir Belediye Başkanı adayı Çetin Mertoğlu’nun, yaptığı kısa konuşmaya dikkatleri çekmek istiyorum.
    Ne demiş başkan adayımız? “Allah’ın huzurunda bu seçimi biz aldık. Ama YSK’nın kararıyla seçimimiz iptal edildi. Şer diye düşünmüştük, hayra dönüştü. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı, Büyük Lider Melih Gökçek bey, bizim şer diye düşündüğümüz seçimimizi hayra dönüştürecek, kucak dolusu sevgilerle, yapacağı hizmetlerle, Eymir’imizin 20 yıl yapamayacağı, bütçesinin yetmediği hizmetleri bizlere sunmak için Eymir’e geldi”
    Demek ki seçim kazanmak için, Yozgat’a hizmet gelmesi için, Yozgat’ın vekilleri veya belediye başkanı tek başına yeterli olmuyor. Bir başka deyişle, Yozgat’ın vekilleri, belediye başkanları bir işe yaramıyor.  Hizmet için, bir büyükşehir belediye başkanının söz vermesi gerekiyor. Bu konuşmadan başka bir sonuç çıkaracak olan beri gelsin.
    Mitingin devamında mikrofonu, sayın Gökçek devralmış, susturabilene aşkolsun. Eymir’in ne kadar sorunu var ise bir bir ezber edip, hepsini dile getirmiş. Sözünün eri olduğunu, verdiği sözü tuttuğunu, seçimlerden AK Parti galip çıkarsa hizmetin anında nasıl yağacağından bahsetmiş ve “Bu ara seçimi Eymir için de bir nimet olarak değerlendirin, öyle görün. Allah’ın izniyle inşallah Çetin kardeşimizi tekrar belediye başkanı yapacaksınız, hizmet nasıl yağarmış anında göreceksiniz” demiş.
    Sayın Gökçek’in buraya kadar olan konuşması şunu ifade ediyor;
Çetin Başkan bir önceki dönem de belediye başkanı iken, MHP’li olmasından dolayı iktidarın nimetlerinden mahrum bırakılmış. Yani hükümetin, “Partili olsun olmasın, her belediyemize eşit mesafede yaklaşıyoruz.” cümlesi palavradan başka birşey değilmiş.
    Yok, eğer cümle noktasına kadar doğruysa, sayın Mertoğlu çalışmamış. Bir önceki dönem de Eymir Belediye Başkanı olmasına rağmen yan gelip yatmış.
Ya da sayın Mertoğlu çalışmış, sayın Gökçek yalan söylüyor.
    Bu üç bilinmeyenli denklem YGS’de soru olarak sorulmalı, bileni istediği üniversiteye yerleştirmeli.
    Konuşmasının devamında sayın Gökçek, Eymir’in eksiklerinden bahsetmiş, yapacağı hizmetleri de bir bir sıralamış; “Hazır yakalamışsınız Melih’i alabildiğiniz kadar alın. Bulamazsınız bu fırsatı bir daha söyleyeyim size. Şimdi ne yapacağız. Birincisi belediyenin ihtiyaçlarını gidereceğiz. Buraya bir kültür evi, çocuk parkı, yolların yapımı için parke taş, köylerimizin içme suyu yok onu tamamlayacağız. 6 mahalleye 6 takım forma eşofman, futbol topu verip, spor sahası yapacağız” demiş.
    Köylerin içme suyu sıkıntısını bir kenara bırakıyorum.
    Sözkonusu miting gününe kadar geçen görev süreleri boyunca, küçücük bir belediyenin ihtiyaçlarını temin edememiş, kasabasına bir kültür evi, bir çocuk parkı, bir spor sahası yapamamış, yollarını parke taş ile döşeyememiş, 6 takım forma eşofman yaptırmaktan, fubol topu almaktan aciz bir belediye yönetimini ve o başkanı, o ili temsil eden iki tane milletvekilini mevlam bildiği gibi yapsın.
Umarım, Yozgat Milletvekilleri Sayın Ertuğrul Soysal ve Sayın Yusuf Başer, Yozgat Belediye Başkanı Sayın Kazım Arslan ve mitinge katılan diğer “konu mankeni” belediye başkanları, miting  boyunca hemen yanıbaşında çıt çıkarmadan dinledikleri Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Melih Gökçek’i, araya alır iyice silkelerler de bir kaç takım eşofman bir kaç futbol topu fazla düşürebilirler.
    Gökçek başkanın dediği gibi, böyle fırsat bir daha bulunmaz.
    Hani yazının başında “Bunda ne var?” diyenleri duyar gibiyim demiştim ya, cevabımı vereyim “Bunda çok şey var efendi!
    Bir büyükşehir belediye başkanı muhtemelen bir daha yakınından bile geçmeyeceği, senin 30 Mart seçimleri öncesinde unuttuğun kasabana geliyor, bir kültür evi, bir çocuk parkı, bir spor sahası, yolların için parke taş ve 6 takım eşofman yanında bilmem kaç tane futbol topu sözü verip, seçmene “Bakın yanımda dikilen bu adamlar bunları bunları yapamadı. Artık bunları kaale almayacağınız için buraya geldim, sözü ben veriyorum ve ben söz verdiysem tutarım” deyip, vekillerin, belediye başkanlarının herbirini (hiç birinin gık’ı çıkmadan) silindir gibi ezip, yerin yedi kat dibine gömüp gidiyor.
    5 yıl boyunca yan gelip yatan, bu kepazeliğe zemin hazırlayan ve “..... Eymir’imizin 20 yıl yapamayacağı, bütçesinin yetmediği hizmetleri bizlere sunmak için Eymir’e geldi” diye sevinen AK Parti Eymir Belediye Başkanı adayı, Yeni Çeltek Genel Müdürü Sayın Osman Coşkun’un veya Sorgun Belediye Başkanı Sayın Ahmet Şimşek’in makamlarında bir çayını içse, 3 kuruşluk bu eksikleri ağız ucuyla söylese, geri çevrilmeyeceğini adım gibi biliyorum.
    Görünen o ki bir sonraki mahalli idareler seçimlerine kadar Eymir, sayın Gökçek’in verdikleri ile yetinecek. Çünkü Eymir Belediye Başkanı sayın Çetin Mertoğlu, geçen dönem de belediye başkanı olmasına rağmen yan gelip yatmış. Çalışmamış, kapı aşındırmamış, istememiş.
    Son söz...
    30 Mart seçimlerinde eklenen 14 yeni belediye ile birlikte, yurt çapında büyükşehir belediyesi sayısı 30’a yükseldi. Sayın Gökçek sırasını savdı. Kaldı 29 büyükşehir.
    Nasıl olsa bir sonraki seçimlerde, yine işgüzar kediler trafolara girecek, “Milli irade” denilen güç, bu 29 belediyenin tamımına AK Partili adayları oturtacak. Bu da şu anlama geliyor ki, Eymir’de şer’den hayırlara dönecek en az 29 mahalli seçim daha var.  
    Hayırlı uğurlu olsun.

BASIN AÇIKLAMASI

     Geçtiğimiz hafta, 13 Mayıs günü büyük bir facia ile bir kez daha can evimizden vurulduk. Soma’da maden faciası yaşandı ve sonrası malumunuz. Türk Milleti olarak başımız sağolsun.
     15 Mayıs günü AK Parti Yozgat İl Başkanı Harun Lekesiz bir basın açıklaması yayımladı. Açıklamadan bir bölümü aynen yazıyorum; “Olay anından itibaren Devletimizin ve Hükümetimizin bütün kurum ve kuruluşlarıyla birlikte faciaya müdahale etmesine ve olağanüstü gayretlerine rağmen, onlarca işçimiz hayatını kaybetmiştir....”
     Burada dikkati çeken “onlarca” kelimesi oldu. Çünkü 15 Mayıs 2014 tarihi, facianın ikinci günüydü ve açıklanan resmi rakamlara göre cenaze sayısı ikiyüz’ün üzerindeydi.
     Sayın Lekesiz’in ikiyüz’den fazla bir sayıyı, “onlarca” kelimesi ile ifade etmesinin, bu faciayı biraz daha masum göstereceği ve iktidar partisinin il başkanı olması hasebiyle suçluluk psikolojisi altında otomatik çalışan savunma mekanizmasının ürünü olarak değerlendirildi ve bu açıklama gazetelerde gayri ciddi, alelade bir şekilde yer aldı.
     Ve önceki gün Başıbüyüklü Köyü yakınlarında meydana gelen trafik kazası, biri 1 yaşında bebek olmak üzere 5 cana maloldu.
     Dün var iken bugün yok oldular.
     Olan olduktan sonra, rakam 1 olsa ne olur 5 olsa ne olur? 5 canın hepsi bebek olsa ne olur? Yaşlı olsa ne olur? Soma’da kaybolan can sayısı onlarca olsa ne olur? “301”olsa ne olur? “321” olsa ne olur? “400”den fazla olsa ne olur?
     Geri getitirir mi gideni?
     Veya olayı, acıyı biraz daha hafifletir mi?
     Olan olduktan sonra bakanlar kurulu, kabinenin tamamı madene inse ne olur, evinde uyusa ne olur?
     Hayatının baharında 5 can yok olduktan sonra ambulans gelse ne olur? Gelmese ne olur?
     Ceset torbası yetse ne olur? Yetmese ne olur?
     Vekillerimiz suçu üstlense ne olur? Üstlenmese ne olur?
     “Beceriksizliğimiz yüzünden, 10 senedir  yapılamayan bu yolda gerçekleşen kazanın sorumlusu biziz” dese ne olur? Demese ne olur?
     Engelliler gününde, anneler gününde, eczacılar gününde, sayfa sayfa basın açıklaması yapanlar, böylesine acı bir olayın ardından sırf olayı biraz daha hafif gösterebilmek için basın açıklaması yapanlar, savunma sanayii yatırımının Kazan’a kaydırılmasını sessizce izlerken tek kelime açıklama yapmayanlar, bu kazanın ardından basın açıklaması yapsa ne olur? Yapmasa ne olur?

YASAKLAMAK ÇÖZÜM MÜ?

Başbakan Erdoğan dün Bursa'da bir miting gerçekleştirdi. Bu miting daha önce eşi benzeri görülmeyen çok önemli açıklamalara sahne oldu. Öyle ki, mitingin en can alıcı noktasını  “Şimdi mahkeme kararları çıktı. Twitteri, hepsini kökten kaldıracağız. Bunun özgürlükle alakası yok. Özgürlük birinin mahremine girmek değildir. Özgürlük devletin sırlarını uluslararası yerlere vermek değildir. Buna fırsat vermeyeceğiz. Süratle bu adımları atıyoruz. Ülkemizin birliği burada söz konusu. Ülkeme fitne sokmak isteyen, ister ulusal, olsun ister uluslar arası olsun karşısında Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni ve bizi bulacaktır. Hiç endişeniz olmasın. Bize verdiğiniz bu güç olmasa biz bu adımları atabilir miyiz? Siz bize bu gücü verdiniz, öyleyse bu adımları atacağız.” cümleleri oluşturdu. 

"Yasak"¨kelimesi, kelime anlamıyla özgürlük kelimesi ile şafak şafağa gelen en zıt kelime.

Türk Dil Kurumu'nun internet sitesinde "Kaldırmak" kelimesinin tam karşılığı "Yok etmek, ortadan silmek"olarak belirtiliyor. ('ortadan silmek' için bir açıklama konmamış.)

Bu ülkede geçtiğimiz yıllarda da çok şey yasaklandı - kaldırıldı. Hatırlarsınız. 18 yaşından küçüklere sigara satılması mesela. Sanıldı ki biz esnafa, 18 yaşından küçüklere sigara sattırmazsak onlar da içmeyecek. Ne yazık ki öyle olmadı. Sokaklara bakarsanız sonucu görürsünüz.

Tekel bayilerinin akşam 22.00'den sonra alkollü içki satması yasaklandı. Sanıldı ki alemciler, akşam 22.00'den sonra alkol satılmazsa, bulamayacakları için içemeyecekler. Oysa alemler en ufak bir sekteye uğramadan devam ediyor. Tekel bayii işletmecileri "İşlerimizde hiç bir şekilde azalma söz konusu olmadı" şeklinde gazetelere boy boy beyanat verdiler.

Yozgat Belediyesi de geçtiğimiz yıllarda, Cumhuriyet Meydanı'nda çekirdek yemenin yasaklaması konusunu gündeme getirmişti. Sonra birileri çıkıp "Efendiler siz ne yapıyorsunuz? Meydanın muhtelif yerlerine çöp kutusu koyarsanız, bu yıl olmasa da gelecek yıla halk alışır, çekirdek kabuklarını çöpe atar" dedi olay kapandı.

Kapatma girişiminin tek sebebi, ülkenin birlik ve beraberliğini tehdit eden bir durumun olmasıdır. Yani hiç kimse bunun altında başka bir sebep aramasın. Sayın Başbakan'a yönelik youtube, facebook veya twitter'dan yapılan saldırılar, tape videoları akla gelmesin. Sayın Başbakan'ın kendini aklamak için, "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin birliği bütünlüğü tehlikede" maskesi arkasına saklanacak kadar ucuz bir şahsiyet olmadığını bu millet çok iyi biliyor.

Aslına bakarsanız, sorunu irdelemek, çözüm yolları konusunda kafa yormak virajlı bir yol. Yasaklamak işin en kolay, kıvırma yolu.

Aynı zamanda, yasaklanan konu hakkında ne kadar aciz, çaresiz olunduğunun da en bariz göstergesi. "Bu konu hakkında yapabileceğim her şeyi yaptım, bu noktada kilitlendim, başka çözüm yolu yok. Yasaklıyorum" anlamına gelir.,

Koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti, sırlarını saklamaktan aciz ise veya bu işin sorumlularını bulamıyorsa ya da bulduğu, bildiği halde hakkında hukuki süreç başlatamıyorsa, bu durum karşısında facebook, youtube, twitter kullanıcısının ne suçu var?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, devlet olarak görevini yerine getiremez, sonra da faturasını internet kullanıcısına keserse bu haksızlıktır. Eğer ülkenin birliği twitter ile tehlikeye giriyorsa, ortada çok ciddi bir sorun vardır demektir. Bu sorun karşısında twitter kapatılacağına ülkenin birliği ve bütünlüğünün sağlamlığı sorgulanmalıdır.

facebook, youtube, twitter yasaklandı diyelim. Bunlar koskoca bir ordu içinde 3 tane uygulama. Binlerce sosyal medya uygulaması kalacak geride. Onlar nasıl yakalanacak, yasaklanacak? Bir mucize oldu, tamamı yasaklandı diyelim. Yenileri mantar gibi türemeyecek mi? Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendi sırlarını koruyamadıktan sonra, çözüm interneti yasaklamaya kadar gider.

Uzun lafın kısası, istediğini istediğin kadar yasakla, çözüm bu değil. Fikri, niyeti, kanı bozuk olan, iğne deliğinden bile geçerek istediğini istediği gibi yapar.  Önemli olan eşeğini sağlam kazığa bağlamaktır.

ŞEMŞAMER

Trakya'da "gündöndü", Anadolu'da "ayçiçeği", "çekirdek", "çiğdem" olarak da bilinir. 
Bir rivayete göre bu bitki ismini, Şems (güneş) amber (çiçek)'den almış. Günümüze kadar geçirdiği telaffuz değişikliği nedeniyle de Şems-i amber (güneş çiçeği), bildiğimiz şemşamer haline gelmiş. İngilizce'deki adı da bizdeki gibi "sunflower" (güneş çiçeği)'dır. 
Bu bitkiyi öne çıkaran en önemli özellik, ışığı takip etmesidir. Gün boyunca güneşi, gece de ay ışığını takip eder.
AK Parti'nin seçimler için son vuruşu olarak nitelenen reklam filmi, 17 Mart akşamı yayınlandı. Reklamın daha ileri ki bir tarihte yayınlanması bekleniyordu ama 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi'nin 99'uncu yıl dönümü ve 18 Mart Şehitleri Anma Günü dolayısıyla vizyona erken girdi.
Reklam tamamen milliyetçilik üzerinden gidiyor. Ana temaya bayrak yerleştirilmiş, Sayın Başbakan'ın yorumundan İstiklal Marşı da kulaklara hitap ediyor.
Bu reklamı öncekilerden ayıran bir kaç detay var.
Şimdiye kadar AK Parti reklam filmlerine bırakın konu olmayı, (miting görüntüleri hariç) bir karesinde dahi yer almayan Türk Bayrağı, Sayın Başbakan'ın düne kadar yanlış okuduğu İstiklal Marşı, bugün en vurucu reklam olarak lanse edilen reklamın ana temalarını oluşturuyor.
Önceki reklamlarda sık sık yer alan Sayın Başbakan'dan, sesi dışında bu reklamda eser yok.
Bu detaylar göz önüne alındığında ortaya iki olasılık çıkıyor.
Şöyle ki;
İlk olasılık, Sayın Başbakan kendisini geliştirmiş, bu defa İstiklal Marşı'nı doğru okumuş. Dombıra şarkısında ismi 16 defa geçtiği için "Bu sefer biraz daha geri plana çekileyim, artık sesimle idare etsinler" demiş olabilir.
İkinci olasılık biraz daha paronayak; 
"Ya bu da montaj çıkarsa?" düşüncesi insan istemese de aklına geliveriyor hemen. Çünkü reklamda Sayın Başbakanın görüntüsü yok! Reklamın sonuna iliştirilmiş bir resmi var sadece. Gözümle görmediğim bir şeyi kulağıma soksan da inanmam ben kardeşim.
İşgüzarın birisi Sayın Başbakan'ın telefonunu dinleyip, farklı zamanlarda söylediği sözleri kaydedip, şiir formatında montajlayıp, videonun üstüne oturttuysa? Sonrasında AK Parti Genel Merkezi'ne gönderip, "Aha da yeni reklamınız" dediyse?
Böyle paronayak düşünceleri aklımızdan atalım ve zamanda biraz geriye gidelim.
- Kürt sorunu diye uydurma bir sorun, ardından da uydurma bir çözüm süreci başlatıldı. Kimileri daha da ileri giderek bu süreci barış süreci olarak nitelendirdi. Hem de barış sürecinin yaşanabilmesi için önce bir savaş sürecinin olması gerektiği gerçeğini göz ardı ederek. 
- Bu süreç içerisinde, AK Parti ve BDP'ye yakın isimlerden, Sayın Başbakan ve AK Parti misyonerlerinden, gidecekleri bölgenin nabzına şerbet verecek kişilerden oluşturulan Akil Adamlar grupları, bölge bölge Türkiye'yi dolaşmaya başladı.Üstelik bu gruplara giren isimleri kimin neye göre seçtiği, seçenlerin de seçilenler kadar akil olup olmadığı belirsiz bir haldeyken.
- Ardından Amerikan filmlerinin vazgeçilmez repliklerinden biri olan "Hükümet teröristlerle anlaşma yapmaz" söylemleri eşliğinde, Habur'da davullu zurnalı karşılama törenine, Öcalan ile hükümetin, İmralı'da yaşadığı aşka şahit olduk.
- Andımız okullardan kaldırıldı.
- Türklükle ve Türk'le sorunu olanları rahatsız eden, Cumhuriyet devrimini başarıp tüm dünyanın saygısını kazanmış bir milleti tanımlayan söz olan "Ne Mutlu Türküm Diyene" sözü resmen yasaklandı.
- AK Parti Diyarbakır Milletvekili Mine Lök, Diyarbakır'daki Ne Mutlu Türküm Diyene tabelasını kaldırttı. "'Ne Mutlu Türküm Diyene' yazısının bulunduğu tabelanın kaldırılması Diyarbakır için önemlidir" dedi.
- Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Metin Hülagü, geçtiğimiz yıl inciler döktürdü; “Ne mutlu Türküm diyene”, “Damarlarındaki asil kan” bir ihtiyaç üzerine söylenmiştir. “Yurtta sulh cihanda sulh”un bir gerekçesi vardı. Bunu 100 yıl sürdürmenin bir anlamı yok" dedi.
- Ardından devlet kurumlarındaki tabelalar elden geçirildi, TC ibareleri kaldırıldı.
- Sayın Başbakan bazı söylemlerinde "Bir kaç Mehmet şehit oldu diye meclis toplanmaz", "Sayın Öcalan aldığı kellelerin hesabını veriyor", "Askerlik yan gelip yatma yeri değildir" cümlelerini sarf etti.
- AK Parti hükümeti, bu topraklar üzerinde yüzyıllardır kardeşçe yaşayan halkı böldü, ötekileştirdi, ayrımcılığı tetikledi, biz-siz haline getirdi. Doğu ve Güney Doğu'nun tamamı yerinden yönetim ister hale geldi.
- Kırmızı çizgilerimizin rengi giderek solmakta.
- 17 Aralık ve ardından yaşanan gelişmeler.
Hepsini yazayım desem sayfalar almaz. 
Daha dün bunlara vesile olan AK Parti, "Denize düşen yılana sarılır" sözünden hareketle, bugün milli ve manevi değerlere sıkı sıkı sarılmaya başladı.
Bu reklam filmi ile AK Parti'nin bugün ne kadar büyük çıkmazda olduğu bir kez daha gözler önüne seriliyor.
Daha düne kadar, İslam, Allah (C.C ) - Peygamber (SAV) diyerek oy isteyen AK Parti, Cemaat ile yaşadığı "şiddetli geçimsizlik" nedeniyle geçerliğini yitiren bu taktiği değiştirdi. Seçmenin kalbini, milliyetçi damarından girerek çalma çabasına düştü.
Yeni taktiğin ilk ürünü, bundan önceki yazımda da değindiğim Dombıra oldu. Dombıra ile kaşınan milliyetçi duyguların bu reklam ile daha da kabartılacağı düşünüldü.
Bırakın BDP vekillerini, biliyorum diyen AK Parti'li vekillerin bile hatasız okuyamadığı, 12 yıllık iktidarı boyunca Sayın Başbakan'ın toplam 12 defa bile ağzına almadığı İstiklal Marşı, bugün Sayın Başbakan'ın ağzından reklam filminde yer alıyor. Reklam malzemesi yapılıyor.
Yani Sayın Başbakan "şemşamer" misali, ışığı nerden görürse o yana dönüyor.
Ve dün öğleden sonra YSK, reklamın kanunlara uygun olmadığı gerekçesiyle yayından kaldırılması için RTÜK ve BTK'ya yazdığı yazıda "Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Kanunu'nun 58. maddesinde Türk bayrağının propaganda için kullanımı yasaktır" dedi.
Yazıyı gerektiren kanun maddesi ise gayet açık ve net: "Propaganda için kullanılan el ilanları ve diğer her türlü matbualar üzerinde, Türk bayrağı ve dini ibareler bulundurulması yasaktır".
Dün aynı saatlerde Tekirdağ mitingi sonunda konunun iletildiği Sayın Başbakan, şu düşündürücü açıklamayı yaptı, "Biz de onu yasaklarız. Yasağa yasak getiririz. Değişik formüller bulunur."
Yani, bir adım atmadan önce sonuçlarını düşünen, kılı kırk yaran Sayın Başbakan'ın, bu reklamın kanunlara uygun olmadığından, kanundaki küçücük bir açıktan geçilebileceğinden veya daha değişik formüller bulunabileceğinden haberi vardı.
      Yani Sayın Başbakan için hiç bir şey imkansız değil. Mevcut bir kanunu, çıkarılacak yeni kanunla, bulunacak değişik formüllerle aşmanın bir yolu bulunabiliyor.
Yani "şemşamer" gibi, ışık nereden gelirse o yana dönmek hiç de zor değil.
İnşallah 30 Mart için de böyle bir formülleri yoktur.
Her şey bir yana bence bu reklam filmi, AK Partili vekiller için büyük bir fırsat. Reklam sayesinde İstiklal Marşı'nın tamamını olmasa da bir kısmını öğrenebilirler.

Dombıra'daki gizli mesaj

Siyasi partilere ait araçlar seçim çalışmaları nedeniyle Yozgat sokaklarında son ses gezmeye devam ediyor.  Geçmiş seçim dönemlerinde de kulağımızın pasını silen bu şarkılar, liderinden ziyade partisini ve partisinin hizmetleri ile birlikte adayını öne çıkarırdı. Arka fonda çalan müziğin üzerine konuşmalardan ibaret olurdu.

Uğur Işılak tarafından yeniden seslendirilen ve AK Parti'nin seçim şarkısı olarak lanse edilen şarkı, bugün AK Parti araçlarından kulağımıza geliyor.

Özellikle şarkıcılar ve söz yazarları arada bir tıkanır, bir şey üretemedikleri dönemlere girer. Hatta bu durum, 70'li yıllarda bir akım olmuş, moda haline gelmiştir. Söz yazarı, başarıya ulaşmış yabancı şarkıları alır, müziğin üzerine üfürükten kafiyeli sözler yazar, ünlü bir sese de söyletir, ertesi gün şarkı patlar giderdi. MESAM, telif, melif, o zamanlar yok. Çocukluk dönemimde dilimden düşürmediğim Türkçe şarkıları, yıllar sonra İngilizce, İtalyanca, İspanyolca olarak orijinal halini dinlediğim zaman, büyük hayal kırıklığı yaşamıştım. Her neyse geçmiş gün...

Işılak da az önce bahsettiğim döneminde olacak ki, daha bizim "do"sunu duymadığımız, 1997 yılında Arslanbek Sultanbekov'a büyük başarılar kazandıran Dombıra şarkısını gözüne kestirmiş. 

Yazılan çizilenlere göre Sultanbekov, Işılak hakkında suç duyurusunda bulunarak adli süreci başlatmış. Işılak'a soruyorlar, hemen kıvırma vaziyeti alıp bir kaç cümle kuruyor. Ancak bu cümlelerin içinde "Çaldım" ya da "Çalmadım" kelimeleri yok.

19 Şubat 2014 tarihinde şarkıyı "Recep Tayyip Erdoğan" şeklinde anons ettiği halde, utanmadan sıkılmadan ekranlara yaptığı açıklamalarda; "Eğer çalmış olsaydım adını Dombıra olarak bırakmaz, mutlaka değiştirirdim. Zaten şarkıyı da Dombıra olarak anons ettim" diyor. 

Merak eden okuyucular, açıklamalara ve anons videolarına youtube.com'dan ulaşabilir.  

Daha önce orijinal Dombıra'yı dinlememiş birine, Recep Tayyip Erdoğan ismi ile başlayıp aynı isimle biten bu şarkıyı dinletir, sonra da "Bu şarkının adını Dombıra koydum" dersen, "Aha sana dombıra!" der.

Şimdi düşünün; birinin arabasını kapısının önünden izinsiz alıyorsunuz. Sedef boya, deri döşeme, renkli cam, abart egsoz, çelik jant, ses sistemi, Allah ne verdiyse süsleyip, mahalleye hava basıyorsunuz. Arabanın sahibi görüyor. Plaka aynı ancak araba çok değişmiş. Soruyor "Kardeş ne iş?"  Diyorsunuz ki, "Vallahi çalmadım. Çalsaydım plakasını değiştirirdim"  

Sadede gelecek olursak...

Sayın Başbakanın 19 Şubat 2014 tarihinde Uğur Işılak'ın yorumundan gözyaşları içinde dinlediği şarkı, ne Dombıra ne de AK Parti seçim şarkısıdır. Çünkü şarkının içinde bir kez bile ne Dombıra ne de AK Parti kelimeleri geçmiyor. Nakaratlarla birlikte içinde toplam 16 defa Sayın Başbakan'ın ismi geçen bir şarkıdır.

Peki bu şarkı neden seçim şarkısı olarak seçildi?

Nedeni içeriğindeki gizli mesaj.

Şarkı daha dikkatli dinlenilirse, aslında Sayın Başbakan'ın “Adayımızı ve partimizi düşünürseniz kafanız karışır. Adaylarımızı boş verin, partimizi de boş verin. Siz oylarınızı Recep Tayyip Erdoğan'a verin” şeklindeki feryadından başka bir şey olmadığını görürsünüz.

Çünkü;  17 Aralık tarihinden sonra başlayan süreç içerisinde yaşanan gelişmeler, seçmenin kafasındaki soru işaretlerine yenilerini eklemeye, halkın AK Parti'ye olan güvenini sarsmaya, kan kaybettirmeye devam ediyor. Görünen o ki, kalan 20 günlük süre içerisinde soru işaretleri daha da çoğalacak, AK Parti'ye olan güven sarsıntısı daha da şiddetlenecek. Her güne yeni bir sürpriz ile uyanmaya devam ederken, 30 Mart'a kadar yaşanacak gelişmeleri merakla bekliyor, tv kanallarını ilgiyle izliyoruz.

Çünkü;  30 Mart günü "Evet" mührünü AK Parti'ye basacak olan seçmen, 17 Aralık tarihinden bu yana yaşanan olayları hızlı bir şekilde tekrar gözünde canlandıracak. Mührü basmadan önce bir kez daha düşünecek. İşte şarkının amacı, bu canlandırmanın önüne geçebilmek, seçmene ikinci bir düşünme şansı bırakmamak.

Saadet Partisi Yozgat Belediye Başkan Adayı Sayın Ahmet Büyüksoy'un da her fırsatta dile getirdiği gibi, eğer seçimleri AK Parti kazanırsa, Yozgat Belediye Başkanlığı koltuğuna Sayın Recep Tayyip Erdoğan oturmayacak.

Bir de ben hatırlatayım dedim.